• Semerkant

    Semerkant

    Semerkant hakikatden efsanevi bir şehir. Bu Özbekistan'ın ikinci büyük kenti ve Roma, Atina ve Babil ile aynı yaştadır.
  • Özbekistan halkı

    Özbekistan halkı

    Özbekistan insanların misafirperverliği, samimi, huzurlu bir doğa için bilinir. Özbekistan halkı çeşitli kategoriler ve etnik ırklarına aittir.
  • Tillya-Kari Medresesi

    Tillya-Kari Medresesi

    Kubbe, duvarlar ve mihrap üzerindeki en zengin altın yaldız ve diğer tüm ünlü binalar Orta Asya'da. Bu nedenle Tillya-Kari Medreseside, "altın ile kaplı" anlamına gelmektedir.
  • Özbek Folklorı

    Özbek Folklorı

    Özbek Folklorı sosyal gelenekler, kültür, yaşam tarzı, inançları, umutları ve halkın beklentilerini yansıtan halk şarkıları ve dansları içerir.
  • Buhara

    Buhara

    Buharada 360 cami, her sokakta bilinen bir "Müslüman dünya yıldızı" dır. Bu şehir 2500 yaşında olduğunu ve Müslüman Asya'nın bütün özellikleri ve resimleri tutar.
  • Gur-Emir

    Gur-Emir

    Gur-Emir "Emir'in mezarı" anlamına gelir. Şehrin güney-batı kesiminde, Timur ve önun erkek mirasçıların hanedan mezarı 1404 yılında dikilmiştir.

Semerkant - Doğu'nun incisidir


Özbekistan'da Samarkant idarî biriminin merkezi olan şehir. Nüfûsu 600.000 civarındadır. Orta Asya'nın en eski şehirlerinden biridir. Zerafshan nehri vadisinde bulunmaktadır. Şehrin kuruluşu M.Ö. 2000 yılına dayanmaktadır. Şehrin adı ilk olarak M.Ö. VI. yy'da yunan metinlerinde Sogdiane'nin başkenti Marakanda diye geçer. M.Ö. 329'da Büyük İskender'in eline geçerek tahrip edilmeden önce Semerkand, Çin ile Batı arasındaki ipek yolu üstünde gelişmiş büyük bir şehirdi. Moğol istilâsına karşı verilen mücâdelelerin ardından 1365'te Timur Hanın Kurduğu imparatorluğun başşehri oldu. Bibi Hanım Câmıi ve külliyesi gibi pekçok kıymetli eser yaptıran Timur Han, şehri Orta Asya'nın en mühim ekonomik ve kültürel merkezi hâline getirdi.


Sah-ı Zinde türbesi: Çeşitli yüzyıllarda yapılmış yirmi kadar cami, türbe ve medreseden oluşmaktadır. Peygamber efendimizin yakınlarından, amcaoğlu Kusam bin Abbas'ın kabri de burada bulunmaktadır. Buradaki dini yapılar ve türbeler XI. yy'da yapımına başlanmış ve XIX. yy'a kadar yapımı sürmüştür. XI-XII. yy'da yapılanların şu anda sadece mezar taşları kalmıştır. Çoğunluğu XIV ve XV. yy'da yapılmıştır. XVI ila XIX. yy'da yapılmış olan tadilat, ana görünümünde değişiklik yapmamıştır.

Gor Emir anlt kabri: Olzbek Türkleri, Tımur Han'ın türbesine "Gur-ı Emir" diyorlar. Samarkant'ın her tarafındangörülebilen türbe karakteristik mimari yapısıyla bir şaheser.Timur'un torunuUluğbey ve ustaları Sait Baraka ile Sayyid Umar'in da yattığı türbemavi çinileriyle göz alıcı bir ihtişama sahiptir.Bu mimari yapı gökmavisi kubbesiyle Timurlenk, oğullari Şah Ruk ve Miran Şah ve torunu Uluğbey ve Muhammed Sultan'in kubbelerini içerir. Binanın en eski inşası XIV. yy'nın sonunda Muhammet Sultan'ın emriyle yapılmıştır. Şimdi, medresenin ve Han'ın temelleri, giriş kapısı ve 4 minarenin bir tanesinin parçaları kalmıştır. Türbenin yapılışı Muhammet Sultan'ın ansızın ölümünden sonra 1403 yılında başlamıştır. Fakat asıl binayı Uluğbey tamamlamıştır.


Uluğbey Rasathanesi: Uluğ Bey (1393-1449). Timur Han'ın torunu, Şahruh'un oğludur. Cağının öğretim geleneklerine uyarak önce din bilgilerini, sonra mantık ve astronomi konularını öğrendi. 1409'da babasının yardımıyla Samarkant hükümdarı oldu. Çağının ünlü bilginlerini saraya toplayan Uluğ Bey, astronomi, ve matematik alanındaki çalışmalarıyla ün kazandı. Yıldızların ve ayın hareketlerini gösteren tablolar düzenledi. Yaptığı zayiçe kendisinden sonra gelenlerin başvurduğu ana kaynaklardan biri oldu. Zic-i Kuraganiy (Uluğ Bey Zayıçesi) adlı eseri batı dillerine çevrildi.
1428-1429 yıllarında Ulubey tarafından bir tepenin üstüne yapılmıştır. 46 metre çapında, 30 metre yüksekliğinde bir yapıdır. Ana salonun kubbesinde ay, güneş, diğer yıldızları incelemek için yapılmıştır. Zamanının tek örneğidir. Astronomi katalogunda "Ulubey'in yıldız çizelgesi" olarak bilinir. Uzayla ilgilenen bilim adamları bunların üzerinde uzun süre çalışmışlar ve 1437 yılında bitirmişlerdir. Ulubey bir yılı 365 gün 6 saat 10 dakika 8 saniye olarak hesaplamıştı. Günümüzde yıl 365 gün 6 saat 9 dakika 9,6 saniye olarak hesaplanmaktadır.


Registan Meydanı: Burada üç medrese var: Uluğbey Medresesi, Şirdar Medresesi, Tilla Kari Medresesi ve camii.


Bibi Hanım Camisi: Timur eşi Bibi Hatun için yaptırmış olduğu camidir. Timurlenk, 1399 yılında yeni başkenti Semerkant'ta bir devasa cami yaptırmaya karar vermiştir. Günümüze kadar Bibi Hatun olarak bilinen caminin muhteşemliği ve ölçüleri insanları etkilemiştir. Ana salondaki küçük kubbe 40 metreye kadar uzanmaktadır. Dışardaki duvarların uzunluğu 167 mt ve 109 mt genişliğindedir. Bibi Hatun caminin yanındaki eski Pazar, 600 sene içinde çok az değişikliğe uğramıştır.

Ruh Abad Türbesi ve Nadir Divan Begi Medresesi de Samarkant'daki diğer meşhur târihi eserler.


IMÂM-I BUHÂRÎ;
Hadîs-i şerîf âlimlerinin en büyüklerinden ve velîlerden, ismi Muhammed bin ismail bin İbrahim bin Mugîre el-Ca'fî künyesi Ebû Abdullah'dır. 810 senesinde Buhâra'da doğdu ve Buhârî nisbesıyle şöhret buldu. Hadîs-i şerîf ilminde en yüksek dereceye yükseldi. Kur'ân-ı kerîmden sonra islâm dîninin en kıymetli kitabı olan Buhârî-yi Şerîf adıyla meşhur hadîs kitabını yazdı. 870 senesi Ramazan bayramı gecesi Samarkant'ın bir kasabası olan Hartenk'de vefat etti.
Babası seçilmiş kimselerden ve hadîs rivayet ehlinden idi. Evliyanın büyüklerinden Abdullah ibni Mübarek ile sohbet etmiş ilim ve feyz almıştı. Duası kabul olanlardandı. Annesi de duası kabul olanlardan sâliha bir hanımdı. Buhârî, küçük iken babası vefat etti. Onu annesi yetiştirdi. Annesi Buhârî ile kardeşini yetiştirme konusunda oldukça titiz davrandı. Babalarından miras kalan serveti, onların tahsîli ve terbiyesi için harcadı. Buhârî'nin küçük yaşta bir hastalıktan dolayı gözleri görmez olmuştu. Annesi tedâvî ettirmeye çalıştı ise de, oğlunun körlüğü devam etti. Çocuğunun görmesi için, uzun zaman duâ etti. Bir gece rüyasında ibrahim aleyhisselâmı görüp, duâ istedi, ibrahim aleyhisselâm ona; "Üzülme, Allah oğlunun gözlerini geri verecek." diye müjdeledi. Sabah olunca Buhârî'nin gözleri tekrar görmeye başladı. Buhârî küçük yaşta iken, Buhâra'daki âlimlerden ilim öğrenmeye başladı. Kabiliyet ve zekâsının üstünlüğü ile dikkati çekiyordu, ilk tahsil yıllarında, hadîs ilmini öğrenmeye ilgi duymaya başladı. Kendisine hadîs ilmini öğrenmeye nasıl başladığı sorulduğunda; "Bu ilmi öğrenmeye kâtipler arasında kâtiplik yaparak başladım. On yaşına kadar böyle devam ettim." cevâbını vermiştir. On yaşından îtibâren gönlüne hadîs ezberleme arzusu ilham edilince, hadîs âlimlerinin derslerine devam etmeye başladı. Henüz on beş yaşına girmeden, ezberinde yetmiş bin hadîs-i şerîf vardı. Bu garip hâdiseyi duyanlar, hakîkaten bu kadar hadîs-i şerîfi ezberledin mi?" diye sorduklarında, onlara; "Evet! Hattâ yetmiş binden daha fazladır. Ayrıca bu hadîslerin kim tarafından rivayet edildiğini, râvîlerin doğum ve ölüm târihlerini de biliyorum." dedi. Bu ilimde o kadaryükselmişti ki, hocaları ile karşılıklı ilmî münazaralarda bulunurlardı. Nitekim hocası Dahilî, bâzı hadîs rivâyetindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamladı. Zekâsının keskinliği ve hafızasının kuvveti ile etrâfındakilerin hayret ve takdirini kazandı. On altı yaşına gelince, Abdullah ibni Mübarek ve Veki' bin Cerrâh'ın yazdıkları hadîs kitaplarını ezberledi. Bu yaşta, büyük din âlimlerinin yazılarını okuyup anlardı.

O zaman bilhassa hadîs ilmini öğrenmek için, meşhur Hadîs âlimlerinin bulunduğu ilim merkezlerine gitmek, ilim öğrenmek için önemli bir şart idi. Bu sebeple Imâm-ı Buhârî de on altı yaşından îtibâren, ilim öğrenmek için seyahatlere çıktı. Pekçok ilim merkezine yaptığı seyahatleri kırk yaşına kadar devam etti. Kendisi anlatır: "On altı yaşında iken Abdullah ibni Mübârek'in ve Veki' bin Cerrâh'ın kitaplarını ezberledim. Fıkıh ilminde müctehidlerin, bildirdiklerini öğrendim. Sonra annem ve kardeşim Ahmed'le birlikte hacca gittik. Hac farizasını yaptıktan sonra, annemle kardeşim Buhâra'ya döndü. Ben Mekke'de Kalıp, hadîs-i şerîf toplamaya başladım. On sekiz yasına girdiğimde, Sahabe ve Tabiînin fetvalarını topladım. Bu arada Medîne'ye gittim. Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfi başında, geceleri ay ışığında Târih-ül-Kebîr adlı eseri yazdım. Bu kitapta yazdığım ve :smi geçen her zâtın, bende bir kıssası vardı. Kitabı uzatmamak için bunları yazmadım." imâm-ı Buhârî Mekke'de bulunduğu sırada Abdullah bin Zübeyr el-Hamıdî'den Sâfiîfıkhını öğrendi. AyrıcaTârih-i Kebîrini yazarken istifâde ettiği Sahabe ve Tabiînin rivayet ve fetvâlarını da bu sırada öğrendi. Buhârî'nin gittiği ilim merkezleri; Mekke, Medîne, Bağdat, Basra, Küfe, Mısır, Nişâbûr, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey, Kayseriyye ve diğer yerlerdir. Gittiği yerlerde, zamanın meşhur hadîs alimieriyle görüşüp, onlardan hadîs-i şerîf dinledi, isittiği hadîs-i şerîfleri yazdı ve ezberledi.


İMÂM-I MÂTÜRÎDÎ
ismi, Muhammed bin Mahmûd'dur. Ehl-ı sünnetin iki Ttıkâd imamından birincisidir. Hocası Ebû Nasr-ı iyâd, Ebû Bekr-i Cürcânî'nin talebesi idi. Bu da imâm-ı Muhammed Seybânî'nın talebesi idi. imâm-ı a'zam Ebû Hanîfe'den gelen kelâm bilgilerini kitaplara geçirdi. îzâh ve isbât etti. Künyesi Ebû Mansûr olup, Mâtürîdî ismiyle meşhur olmuştur. Doğum târihi kesin bilinmemekte olup, Semerkand'ın Mâtürid kasabasında 852'de doğduğu tahmin edilmektedir. 944'te Semerkand'da vefat etti. Kabrini bir yehûdî Ruslardan satın alarak eğlence yen yaptı. 1996 yılında istanbul'dan gelen bir Ih la s şirketi, bu yen yehûdîden 30.000 dolara satın aldı, restore ettirip ziyarete açıldı. Ebû Mansûr Mâtürîdî'nin soyunun Eshâb-ı kiramdan Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd el-Ensârî'ye ulaştığı rivayet edilmektedir. Küçük yaşta ilim tahsiline yönelen, Ebû Mansûr Muhammed Mâtürîdî, imâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'nın naklen bildirdiği fıkıh ve kelâm bilgilerini, kelâm ilminde müctehid olan Ebû Nasr-ı iyâd'dan öğrendi. Dıgeraklîve naklî ilimleri de zamanının âlimlerinden tahsil etti.
Abbasî devletinin zayıflamaya başladığı ve yeni islâm devletlerinin kurulup, çeşitli siyâsî güçlerin ve îtikâdî fırkaların birbirleriyle mücâdele ettiği bir dönemde yaşayan Ebû Mansûr Mâtürîdî, kendini iyi yetiştirerek çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek suretiyle Ehl-i sünnet İtikadını yaydı. Hâkim Semerkandî adıyla meşhur Ebü'l-Kâsım ishâk bin Muhammed, Ebû Muhammed Abdülkerîm bin Mûsâ el-Pezdevî, Ebü'l-Leys el-Buhârîve Ebü'l-Hasan Ali bin Sa'îd gibi ilim ve takva yönünden yüksek âlimler, onun tedris halkasında yetiştiler. Ebû Mansûr Mâtüridî hazretleri, böylece imâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'nin, Tabiînin ileri gelenlerinden ve Eshâb-ı kiramdan, onların da Peygamber efendimizden naklen bildirdiği îtikat bilgilerini, yâni Ehl-i sünnet îtikâdını nakledenler vasıtasıyla topladı. Bu bilgileri çeşitli aklî ve naklî delillerle ispat etti. Yaşadığı coğrafî bölge ve zamanın şartlarında, Ehl-i sünnet itikadını müdâfaa ve açık bir şekilde îzâh ederek Müslümanların bu doğru yolda kalmalarına çalıştı, imâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'nin, El-Fıkh-ul-Ekber, Er-Risâle, El-Fıkh-ul-Ebsat, El-Âlim vel-Müteallim ve El-Vasiyye gibi îtikatla ilgili kitaplarda bildirilen îtikat bilgilerini aklî ve naklî delillerle açıklayarak tasnif etti. Kendine has ispat ve ikna metoduyla çeşitli sapık fırkaların bozuk fikirlerine cevap verip, reddiyeler yazdı. Böylece temiz müslümanların sapıklıktan kurtulmalarına vesîle oldu. Ehl-i sünnet kelâmıyla ilgili hususlarda müctehid imâm oldu. Onun bildirdiği bu yola tâbi olanlara Mâtürîdî denildi. Ebû Mansûr Mâtürıdî'den sonra da talebeleri, talebelerinin talebeleri bu kıymetli bilgileri, yazdıkları yüzlerce kitapla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırdılar. Amelde (ibâdette) Hanefî mezhebine tâbi olanların ekserîsi Mâtürîdî îtikâdındadırlar.


UBEYDULLAH-I AHRÂR
Türkistan'ın büyük velîlerinden. Kendilerine "Silsile-i aliyye" adı verilen ve insanlara islâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak dünyâ ve âhirette seâdete kavuşmalarına vesîle olan büyük âlim ve velîlerin on sekizincisidir. ismi, Ubeydullah bin Mahmûd bin Sihâbüddîn'dir. Babası Mahmûd Sâşî, devrinin âlimlerinden velî bir zât idi. Annesi, hazret-i Ömer'in soyundandır. Ahrâr lakabıyla ve Taşkendî nisbesiyle tanınmıştır. 1403 senesinde Taşkent'te doğdu. 1490 senesinde Semerkant'ta vefat etti. Kabri oradadır. Doğumundan îtibâren üstün halleri görülen Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri annesi nifastan (lohusalık hâli) temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nûr parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona duâ ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmez, devamlı zikr ile meşgul olurdu. Dedesi Hâce Şihâbüddîn, âlim ve velî bir zât idi. Vefat edeceği sırada, torunlarını son olarak görüp vedalaşmak istedi ve onlarla tek tek vedâlaştı. Torunu Ubeydullah-ı Ahrâr'ı da görmek isteyip, babasına onu getirmesini söyledi. Yanına getirdiklerinde o zaman çok küçüktü. Getirilince, beni yatağımdan kaldırın deyip, yatağı üzerinde oturarak, Ubeydullah-ı Ahrâr'ı kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: "Benim istediğim çocuk budur. Ben, bunun büyük bir zât olduğu zaman hayatta olmam. Bunun âlemdeki tasarrufunu ve yaptığı hizmetleri göremem. Bu çocuğun sânı âlemi tutacak, islâmiyete hizmet edecektir. Cihan pâdişâhları bunun emrine itaat edecekler. Bundan zuhur edecek işler, önceki âlimlerden zuhur etmemiştir." Daha birçok müjdeler verdikten sonra, tekrar bağrına basıp sarılarak, Ubeydullah-ı Ahrâr'ın babası Mahmûd Sâşî'ye; "Benim bu oğlumu iyi gözet, gerektiği gibi yetiştirip terbiye et." vasiyetinde bulundu.Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri daha çocuk iken, üstün hâllere kavuşmuş olup, kerametleri görülüyordu. Ömrünü islâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek, vaaz ve nasîhatlarıyla insanların kurtuluşuna vesîle olmakla geçiren Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri 1490 senesi Muharrem ayının başında hastalandı. Hastalığr seksen dokuz gün sürdü. Vefatından on iki gün önce; "Eğer sağ kalırsak, beş ay sonra seksen dokuz yaşım tamam olup, doksana girerim. Bâzı büyükler, ömrünün yıl sayısı ile hasta yattığı gün sayısı arasındaki uygunluğu; "Bir günlük hastalık [humma), bir senenin keffâretidir." hadîs-i şerîfinde buyrulan hususa uygun olduğunu söylemişlerdir." buyurdu.1490 senesi Rebîu'l-evvel ayının sonunda, bir Cuma günü hastalığı ağırlaştı ve sekerât-ı mevt hâli Cuma günü öğle vaktinde başlamıştı. Tam o sırada, Semerkand'da büyük bir zelzele oldu. Vefat ettiği gün, akşam vakti hastalığı pek şiddetlenmişti.